Gözünüzü kapatıp İzmir’in merkez ilçeleri haricinde yapılan herhangi bir festivale gittiğinizi hayal edin. Enginar, ot, kiraz, üzüm, çilek, çiçek, zeytin, balık, mandalina, nergis; hangisinden başlamak isterseniz.
Arabayla geldiyseniz otopark sorunu, toplu taşımayla geldiyseniz dönerken ne kadar sıra bekleyeceğiniz kaygısı boynunuzdan kulaklarınıza doğru çıkmaya başlar. Kentin ana caddeleri veya pazar alanlarına sıkıştırılmış bitişik nizam stantlarda el işi ürünler, yöresel ayaküstü yiyecekler, hatıralık-hediyelik eşyalar sizi karşılar.
Ederi olduğuna emin olamasanız da kırk yılın başı festivale geldiğiniz için göz ardı etmeyi tercih ettiğiniz fiyatlara katlanırken sizi eğlendirecek nelerden en çok faydalanabileceğinize odaklanmaya çalışırsınız.
Festival birden çok mekanda aynı anda yapılan etkinliklerden oluşuyorsa keyfinize göre bir rota yapmışken sarkan programlar dolayısıyla görmek, izlemek, katılmak, denemek istediğiniz rotanızdan çıkarak artık kontrollü kaos sizi nereye götürüyorsa oraya akmaya başlarsınız.
Akşamüstü ücretsiz konsere kalıp kalmamak konusunda kararsızsınız çünkü dönüş yolundaki trafiği, eve varış saatini düşünüp tartarken içinde bulunduğunuz ortamdan soyutlanıp başka bir kaygının kollarına kendinizi bıraktığınız fark edersiniz.
Ola ki konaklamalı gittiyseniz, normalinden fazla bir oda fiyatı mı ödediğinize dair şüphenizi, kredi kartınız sayesinde daha önce satın aldığınız için konsere kalmayı garantileyip akşam yemeğine yer bulma derdine yatay geçiş yapabilirsiniz.
‘Buraya kadar gelmişken’ diyerek başlayan yeme-içme, yöresel ürünler ve hediyelik eşya alışverişi maratonu, yorgun zihniniz, mideniz ve çantanızla evinizde size eşlik eder.
Her gittiğiniz festivali takip eden bir hafta içinde birkaç cümleyle o günü anlatmanız mecburi tutulsa neler yazardınız hiç düşündünüz mü? Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun; gördükleriniz, edindiğiniz yeni deneyimler veya meraklar neler bize onlardan bahsedin.
Siz neler yazacağınız düşünürken biz de deneyiminizi şekillendiren festival kurgularını düşünelim.
Bir festivalin yerel veya uluslararası nitelikte olması ismiyle mi yoksa içeriğiyle mi anlaşılır?
Bir festival neyi amaçlar, yerel ekonomiyi canlandırmayı, ilçedeki işletmelerin cirosunu artırmayı mı? İlk defa gelenlerin damağında bir daha gelme isteği bırakmamayı mı? Daha önce gelenlerin olumlu karşılaştırmalarını mı?
Festival; yeme-içme mekanlarını doldurup yöresel ürünler satılacak binlerce insanı bedava konser vaadini de işin içine katarak bir araya getirmek mi?
Festival tarihi ve programı en az kaç gün/hafta önce ilan edilmeli?
Festival, katılanlara ihtiyacı olmayanı tükettirmenin görece yeni ve renkli bir yolu mu?
Sonu gelmeyecek soruları bir noktada kesip festivallere dair neleri bilmiyoruz onunla devam edelim.
Yerel işletmelere kısa vadeli ve görünür bir katkı sağladığı düşünülse bile atılan taş ürkütülen kuşa değiyor mu emin değiliz. Mesela bir festivale kaç kişi katıldı, kaç ton çöp ve ne kadar karbon ayak izi üretildi bilmiyoruz.
Çoğu festivalin bir web sitesi olmadığı/güncellenmediği veya sonuç raporu yayınlanmadığı için önceki yıllarda festival içeriğinde neler vardı, hangi tarihlerde yapıldı; hedefi neydi sonucu ne oldu bilmiyoruz.
Festival komitesi kimlerden oluştu, ne zaman çalışmaya başladı, paydaşları kimlerdi, bütçesi ne kadardı genellikle bilmiyoruz.
Elbette bildiklerimiz de var.
Mesela Urla’da enginar, zeytin ve ot festivallerinin yanı sıra Demircili Koyu’nda terk edilmiş asbestli hurda bir geminin ekosistemi tehdit ettiğini biliyoruz.
Mesela Kemalpaşa’da kirazı kadar ünlü olmayan ve özen gösterilmeyen Karabel Kaya Anıtı ve Laskarisler Sarayı’nın ne durumda olduğunu biliyoruz.
Mesela Seferihisar ve Menderes’te mandalina festivallerinin müsebbibi bahçelerin yanında yöresinde çoğalan kaçak ‘hobi bahçelerini’ biliyoruz.
Bildiklerimizle bilmediklerimizle, daha önce düşündüklerimizle düşünmediklerimizle, İzmir’e neşe katan festivallerin neden yapıldığını ve nasıl olması gerektiğini tartışmaya açmanın fena bir fikir olmadığını düşünüyoruz.
Aksi halde İzmir’i tüketim festivaline hepiniz hoş geldiniz!


